Sitemiz ile ilgili üyelik, şifre vb sorunlar için
0505 679 76 49
nolu telefona WhatsApp mesaj atabilirsiniz.

Dünya ve Ahiret İnancı

DÜNYA VE AHİRET

VAROLUŞUN VE HAYATIN ANLAMI

İnsan, Yüce Allah’ın (c.c.)* eşref-i mahlukat olarak yarattığı bir varlıktır. Buna göre insan, canlılar içerisinde üstün, ayrıcalıklı ve şerefli bir konuma sahiptir. Rabbimiz (c.c.) bir ayette, ‟Biz hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık... Ve onları yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık.”1 buyurarak bu gerçeğe işaret etmiştir. İnsanı ayrıcalıklı kılan özelliklerinin başında, onun akıllı bir varlık olması gelir.

Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’de, insanın yaratılış amacına işaret eden pek çok ayet yer alır. Örneğin bunlardan birinde şöyle buyrulur: ‟Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”2 Başka bir ayette ise O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” buyrulmaktadır. Bu ayet, dünya hayatının imtihan için yaratıldığını ifade etmektedir

Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de yer alan ayetlerden de anlaşılacağı gibi insan, belirli amaçlar için yaratılmış, sorumluluk sahibi bir varlıktır. Onun başlıca görevi; kendisini ve evreni mükemmel bir şekilde yaratan, tabiattaki varlıkları hizmetine veren Yüce Allah’ı (c.c.) tanıyıp ona ibadet etmektir. Verdiği nimetler için Allah’a (c.c.) şükretmek ve güzel davranışlarda bulunmaktır. Kendine, ailesine ve topluma faydalı olacak işler yapmaktır. Allah’ın (c.c.) halifesi olarak1 yeryüzünü imar ve ıslah etmektir.

Yüce dinimizde yer alan temel inanç esaslarından biri ahirete inanmaktır. Ahirete iman; kıyametin kopmasıyla dünya hayatının son bulacağına, her şeye güç yetiren Yüce Allah’ın (c.c.), bütün insanları başka bir âlemde yeniden dirilteceğine inanmak demektir. Çünkü inancımıza göre insan ahirette, dünyada yaptıklarından sorguya çekilecektir. ...Yapmakta olduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz.” mealindeki ayette de bu gerçeğe işaret edilir. Bunun sonucunda Yüce Allah’a (c.c.) iman edip salih amel işleyenler mükâfatlandırılacak, kötüler de cezalandırılacaktır.

Varoluşun ve hayatın anlamlandırılmasında ahiret inancının önemli bir yeri vardır. Ahiret inancı olmadan dünyayı anlamlandırmak mümkün değildir. Çünkü üstün özelliklere sahip bir varlık olarak dünyaya gelen insan, ortalama 70-80 sene ömür sürmekte, sonra da hayata veda etmektedir.

İslam inancına göre dünya için ahireti, ahiret için de dünyayı terk etmek doğru değildir. Aksine Müslüman, dünya ile ahiret arasında her zaman bir denge gözetmelidir. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi de ahiret için çalışmalıdır. Hem dünyevi hem de uhrevi sorumluluklarını yerine getirme konusunda titiz olmalıdır. Rabb’imiz (c.c.), bu konuda bize şöyle yol göstermektedir: Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap ve yeryüzünde bozgunculuk isteme. Çünkü Allah bozguncuları sevmez

Yüce dinimiz İslam’da yer alan ahiret inancına göre dünyada yaşamış olan bütün insanlar kıyamet koptuktan sonra Allah (c.c.) tarafından yeniden diriltilecektir. Herkes, dünyada yaptığı iş ve davranışlardan hesaba çekilecektir.

AHIRET ÂLEMI

Ahirete inanmak, yüce dinimizin temel inanç esaslarından biridir. Bu nedenle her Müslüman, ahirete şüphe etmeksizin inanır.

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)* de bir hadisinde ‟İman nedir?” sorusuna şu cevabı vermiştir:

‟İman; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, hayrı ve şerriyle kadere inanmandır.” (Müslim, İman, 1.)

Ölüm

Tüm canlılar gibi insan da ölümlü bir varlıktır. Dünyaya gelen her insan belirli bir süre yaşadıktan sonra mutlaka ölür. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, ‟Her nefis ölümü tadacaktır. Ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir...”3 buyrulur. Başka bir ayette de şöyle buyrulur: Her canlı ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.” Bu ayetlerde, insanın ölümlü bir varlık olduğu ve ahirette Yüce Allah (c.c.) tarafından hesaba çekileceği hatırlatılır.

Ölen birinin ardından genellikle, ‟...İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.” “Biz her şeyimizle Allah’a aidiz ve şüphesiz ona döneceğiz.” (Bakara suresi, 156. ayet.) anlamındaki ayet söylenir.

Kışın sararıp solan, yapraklarını döken bitkiler ilkbahar gelince nasıl yemyeşil bir hâl alıp canlanıyorsa ölen insanlar da ahrette buna benzer şekilde yeniden diriltileceklerdir.

Müslüman bunun bilincinde olmalıdır. Dünya hayatını iyi değerlendirmeli; ibadetlerini yerine getirmeli, kendisine ve topluma faydalı olacak salih ameller işlemelidir.

Bu dünyada kalıcı olmak, sürekli yaşamak mümkün değildir. Ancak kişi; hayırlı, topluma faydalı eserler bırakırsa ölümünden sonra da adını yaşatabilir. Örneğin; cami, okul, hastane, köprü, yol, çeşme vb. insanların faydalanacağı eserler yaptıran kişi, ölümünden sonra da sevap kazanmaya devam eder. Dinimizde bu tür hayırlara ‟sadaka-i cariye” denir.

Dinimize göre ölüm bir yok oluş değildir. Aksine ölüm, yeni bir hayata geçişin ilk kapısıdır. Ölümle sadece dünya hayatı sona erer. Ahiret âlemine ilk adım atılır. Müslüman, her zaman bunu bilir ve ölüme hazırlıklı olur. Ölümden de korkmaz. Çünkü ölümün bir yok oluş anlamına gelmediğini bilir. Yakınlarından birini kaybettiğinde de isyan etmez, bağırıp çağırmaz. Ölümü sabır ve metanetle karşılar. Ahirette sevdikleriyle tekrar kavuşacağını aklından çıkarmaz.

 

Kabir ve Berzah

Berzah kavramı sözlükte; iki şey arasındaki engel, iki denizin birbirine kavuşmasına engel olan kara parçası, kanal, geçit, boğaz anlamlarına gelir. İslami bir terim olarak ise berzah, ölümle başlayıp tekrar dirilme zamanına kadar sürecek olan ara döneme denir.1 Berzah, ölümle başlar ve kıyametin kopmasından sonra gerçekleşecek olan yeniden dirilişe kadar devam eder. Bu döneme kültürümüzde kabir hayatı, kabir âlemi de denir.

Ölen insan ilk olarak kabirde hesaba çekilecektir. Münker ve Nekir melekleri ölen kişiyi kabirde  sorgulayacaklardır.Buradaki sorguya göre ölen insan ya berzah âleminde rahat edecek ya da sıkıntı çekecektir.Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur.”buyurarak bu hususa dikkat çekmiştir.

 

Kıyamet ve Ba’s

Kıyamet; sözlükte kalkma, doğrulma, dikilme, ayaklanma, dirilme gibi anlamlara gelen bir kavramdır.

İslami bir terim olarak ise dünyanın bağlı olduğu kozmik sistemde meydana gelecek değişim sonucunda, evrendeki düzenin altüst olması, dünya hayatının son bulması ve ölen tüm insanların yaptıklarının hesabını vermek üzere diriltilecekleri zamana kıyamet denir.Ba’s ise sözlükte; diriltme, uykudan uyandırma, topraktan çıkarma, canlandırma, ihya anlamlarına gelir. İslami bir kavram olarak ise kıyametten sonra İsrafil’in (a.s.), Allah’ın (c.c.) emriyle sûra ikinci kez üflemesiyle insanların Allah (c.c.) tarafından yeniden diriltilmeleri demektir

Yüce dinimize göre kıyamet, İsrafil (a.s.)* adlı meleğin sûr adı verilen bir alete üflemesiyle kopacaktır. Sûra birinci defa üflendiğinde evrendeki düzen bozulacak, bütün canlılar ölecek, dünya hayatı sona erecektir. ‟Sûra bir defa üfürülünce, yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine çarptırılınca işte o gün olacak olmuş (kıyamet kopmuş) tur.”4 mealindeki ayette bu durum belirtilir. İsrafil (a.s.) sûra ikinci kez üflediğinde ise bütün insanlar yeniden dirilecektir. Kur’an-ı Kerim’de bu gerçeği dile getiren ayetler bulunur. Bunlardan birinde, ‟Sûra üflenir ve Allah’ın dilediği kimseler dışında göklerdeki herkes ve yerdeki herkes ölür. Sonra ona bir daha üflenir, bir de bakarsın onlar kalkmış bekliyorlar.” buyrulur.

Bir şeyi hiç yokken yaratmak, var olanı yeniden yaratmaktan daha zordur. Rabb’imiz (c.c.) evreni, evrendeki canlı ve cansız bütün varlıkları hiç örneği yokken yarattığına göre ölen insanı da yeniden diriltebilir. Çünkü bunu yapmak, kâinatı yaratmaktan daha kolaydır. Bu husus bir ayette şöyle açıklanır:‟Gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmaktan yorulmayan Allah’ın, ölüleri diriltmeye gücünün yeteceğini görmediler mi? Evet şüphesiz o, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

Kur’an-ı Kerim’de açıklandığına göre kıyamet mutlaka kopacaktır. Ancak onun ne zaman kopacağına dair bilgi, sadece Allah’ın (c.c.) katındadır.

Bir gün sahabeden Akra b. Habis (r.a.), Peygamber Efendimize (s.a.v.), ‟Ya Resulallah! Kıyamet ne zaman kopacak?” diye sordu.

Peygamberimiz (s.a.v.) onun sorusuna, Sen onun için ne hazırladın?” buyurarak cevap verdi. Akra b. Habis (r.a.), ‟Onun için fazla bir şey hazırlamadım. Namaz, oruç, sadaka vermek gibi ibadetlerim dışında onun için fazla bir hazırlığım yoktur. Ancak ben, Allah’ı ve Resulü’nü çok severim.” dedi.

Hz. Peygamber (s.a.v.), O hâlde sen sevdiğinle beraber olacaksın.” cevabını verdi. (Buhârî, Edeb, 96.)

 

Haşir ve Mahşer

Ahiret hayatının aşamalarından biri de haşirdir. Haşir kavramı sözlükte toplanma ve bir araya gelme anlamlarına gelir. İslami bir terim olarak ise haşir; bütün canlıların öbür dünyada yeniden diriltilerek mahşer denilen yerde, dünyadaki yaptıklarının ve yapmadıklarının hesabını vermek üzere bir araya gelmeleri, getirilmeleri demektir.

Kıyamet günü ikinci kez sûra üflendikten sonra bütün insanların diriltilerek mezarlarından kalkıp dünyada iken yaptıkları her şeyin hesabını vermek üzere toplanacakları yere mahşer denir. (Dinî Terimler Sözlüğü, s. 220.)

Mahşer kelimesi, Türkçemizde de zaman zaman kullanılmaktadır. Örneğin çok kalabalık insan topluluğu için ‟mahşerî kalabalık”, çok sayıda insanın toplandığı ortamlar için de ‟Sanki mahşer yerini andırıyor.” denilmektedir.

Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde belirtildiğine göre ikinci kez sûra üflenince Hz. Âdem (a.s.) zamanından kıyamete kadar yaşamış olan tüm insanlar diriltilecektir. İnsanlar, kabirlerinden kalkıp mahşer meydanında toplanacaklardır. Bu konuyla ilgili bir ayette şöyle buyrulur: O Gün, dağları yerinden söküp atacağız; yerin düz, çırılçıplak olduğunu göreceksin. Sonra da, bütün insanları yeniden dirilterek bir araya getirecek, bir tekini bile geride bırakmayacağız.

Mahşer oldukça zor bir aşamadır. Orada insanlar tedirgin bir şekilde ve korku içinde hesaba çekilmeyi bekleyeceklerdir. Özellikle günahkârlar, daha fazla korku içinde olacaklardır. Çünkü dünyadayken Allah’ın (c.c.) emirlerini gözardı etmişler, şeytanın peşinden gitmişler, dinî ve insani sorumluluklarını yerine getirmekten kaçınmışlardır.

Hz. Peygamber (s.a.v.), insanların bir araya toplanacağı mahşerin, kepeksiz undan yapılmış ekmek gibi bembeyaz bir yer olduğunu, hiç kimsenin saklanabileceği bir çukur ya da tümsek bulunmayan dümdüz bir yer olduğunu, burada hiç kimseye yol gösteren bir işaret de olmayacağını haber vermiştir.

 

Hesap

Mahşer meydanında toplanan insanlar, burada, dünyada yaptıklarından ve yapmadıklarından hesaba çekileceklerdir. Kur’an-ı Kerim’de yer alan bir ayette şöyle buyrulur: ‟Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de gönderilen peygamberleri de mutlaka sorguya çekeceğiz.”

Mahşer gününde herkese, dünyadaki amellerinin yazılı olduğu amel defterleri verilecektir. Bu husus bir ayette şöyle belirtilir: ‟Kitap ortaya konur. Suçluları, kitabın içindekilerden korkuya kapılmış görürsün. ‘Eyvah bize!’ Bu nasıl bir kitaptır ki küçük, büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!’ derler. Onlar, bütün yaptıklarını karşılarında bulurlar. Senin Rabb’in hiç kimseye zulmetmez.

‟Kıyamet gününde insan şu beş şeyden hesaba çekilmedikçe Rabb’inin huzurundan bir yere kımıldayamaz: Ömrünü nerede ve nasıl geçirdiğinden, Gençliğini nerede yıprattığından, Malını nereden kazandığından, Kazandığını nereye harcadığından, Bildiği ile amel edip etmediğinden.” (Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme, 1.)

Mahşer gününde mizan da kurulacaktır. Sözlükte ölçü aleti, tartı, terazi anlamlarına gelen mizan; İslami bir kavram olarak ahirette insanların günah ve sevaplarının, iyilik ve kötülüklerinin tartılacağı manevi terazi demektir.5 Kur’an’da ve hadislerde anlatıldığına göre insanların amelleri mizanda tartılacak, sevapları ağır gelenler kazançlı çıkacak, günahları fazla gelenler ise hüsrana uğrayacaklardır. Bu husus bir ayette şöyle açıklanır: O gün amellerin tartılması da haktır. Kimlerin sevabı ağır gelirse işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Ama kimlerin sevabı da hafif gelirse işte onlar, ayetlerimize haksızlık etmiş olmaları sebebiyle kendilerini ziyana sokanlardır.

 

Cennet ve Cehennem

Ahirette Allah’ın (c.c.) adaleti tecelli edecek, iyiler cennete, kötüler de cehenneme gidecektir. Cennet; günahsız kişilerin, günahları affedilen ya da günahlarının cezasını cehennemde çekmiş olan müminlerin, içerisinde sonsuza dek kalacakları mutluluk yurdudur.3 Cehennem ise inanılması gereken şeylere inanmayan ya da inandığı halde inanmayanların hayatını sürdüren ve günahı affedilmeyen insanların ahiret aleminde cezalandırılacakları yerdir.4 Tanımdan da anlaşılacağı üzere iman etmeyenler cehennemde ebedî kalacaktır. Günahkâr Müslümanlar ise kendileri için takdir edilen cezayı çektikten sonra cennete gidecektir.

Ebû Hüreyre anlatıyor: ‟Peygamber’e (s.a.v.), ‛İnsanların cennete girmesini en çok sağlayan şey nedir?’ diye soruldu. O da, ‛Takva (Allah’ın emir ve yasaklarına titizlikle uymak) ve güzel ahlaktır.’ diye cevap verdi. (İbn-i Mâce, Zühd, 29.)

 

Cennetle ilgili bazı bilgiler:

❈ Cennetin genişliği yerle gök kadardır.

❈ Orada yakıcı sıcak da dondurucu soğuk da yoktur.

❈ Tadı bozulmayan su, süt ve bal ırmakları vardır.

❈ Çeşit çeşit meyveler vardır.

❈ Hurma ağaçları, bağ ve bahçeler vardır.

❈ İnsanın canının çektiği kuş etleri vardır.

❈ Cennet elbiseleri halis ipektendir.

❈ Gümüş kaplar, billur kadehler vardır.

❈ Cennette, altlarından ırmaklar akan köşkler vardır.

❈ Orada yorgunluk yoktur.

❈ Cennette boş ve kötü söz işitilmez.

❈ Cennette, insanlara hizmet eden görevliler vardır.

❈ Cennette kalplerden kin sökülüp atılmıştır.

❈ Oraya girenler güven içinde olurlar.

 

Peygamberimiz (s.a.v.), cennete gitmek isteyenler için şu tavsiyelerde bulunmuştur:

Siz bana altı konuda garanti verin, ben de size cenneti garanti edeyim:

Konuştuğunuzda doğru söyleyin.

Söz verdiğiniz zaman onu yerine getirin.

Size bir şey emanet edildiğinde onu sahibine verin.

Namusunuzu koruyun.

(Harama) bakmaktan sakının.

Elinizi (kötü işlerden) çekin.”

(Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, C 5, s. 323.)

 

Allah’a (c.c.) ve diğer inanç esaslarına iman etmeyen inkârcılar, cehennemde ebediyen kalacaklardır. Müslüman olarak öldüğü hâlde günahı çok olan ve Allah’ın (c.c.) bağışlamadığı kişiler ise cehennemde cezasını çektikten sonra cennete gireceklerdir. (bk. Müslim, İman, 325.)

 

AHIRETE UĞURLAMA

Toplumumuzda cenazenin uğurlanmasıyla ilgili uygulamalar vardır. Bu uygulamaların kaynağı Kur’an ve Peygamberimizin (s.a.v.) sünnetidir. Ölen kimse için toplumumuzda yaygınlaşan başlıca uygulamaları şöyle sıralayabiliriz:

❈ Ölen kişinin vefatını, onu tanıyanlara duyurmak için salâ okumak

❈ Ölen kişinin borçlarını ödeyip vasiyetini yerine getirmek

❈ Cenaze namazından sonra cemaatten helallik almak

❈ Cenaze geçerken ayağa kalkmak

❈ Cenaze namazından sonra ölenin tabutunu kısa bir süre de olsa taşımak

❈ Defin tamamlanana kadar cenaze merasiminden ayrılmamak

❈ Mümkün olursa mezara toprak atmak

❈ Cenaze sahipleri için taziyede bulunup yemek yapmak

❈ Ölen yakınlarımız için mezar taşı yaptırmak

❈ Ölen kişi için Kur’an okumak ve dua etmek

❈ Ölenin ardından onun adına hayır yapmak

 

Ölen Kişinin Vasiyet ve Borçları

Vasiyet; bir kimsenin, malını veya malından yararlanma hakkını ölümünden sonra bir kişiye veya bir hayır kurumuna bağışlaması veya bağışlanmasını istemesi.1 Bir kimsenin ölümünden sonra veya yokluğunda  yapılmasını istediği şey de vasiyet olarak nitelendirilir. Yapmak isteyip de yapılamayan işlerin yapılmasını ve takip edilmesini, hayatta olan kişilerden istemek de vasiyettir. Örneğin bir insan, ‟Ben öldükten sonra adıma, insanların yararlanacağı bir çeşme yaptırılsın.” diye vasiyet edebilir

Dinimize göre ölen kişinin borcu varsa bu borcun ödenmesi de yakınları için öncelikli bir görevdir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu konuya çok önem vermiştir. Bir hadisinde, Müminin ruhu, ödeninceye kadar borcuna takılı kalır.”2 buyurmuştur. Allah Resulü (s.a.v.), bir kişi öldüğü zaman cenaze namazını kılmadan önce ölen kişinin borcu olup olmadığını araştırmıştır. Borcu varsa onu ödeyecek kadar mal bırakması ya da cemaatten birinin ödemeyi üstlenmesi hâlinde cenaze namazını kıldırmıştır.

Bir keresinde Medine’de bir Müslüman ölmüş, Peygamberimizden (s.a.v.), o kişinin cenaze namazını kıldırması istenmişti. Hz. Peygamber (s.a.v.), Ölen kişinin borcu var mı?” diye sormuştu. ‟Evet.” cevabını alınca Peki onu ödeyecek bir mal bıraktı mı?” diye tekrar sormuştu. Yine ‟Hayır.” cevabını alınca bu kez, O hâlde arkadaşınızın namazını siz kılınız.” buyurmuştu. Sahabeden Ebu Katâde (r.a.) ölen kişinin borcunu ödemeyi üstlenince Resulullah (s.a.v.), ölen kişinin cenaze namazını kıldırmıştı. (Nesâî, Cenâiz, 67.)

Vasiyet, dinimizde meşru hatta tavsiye edilen bir davranıştır. Ancak maddi imkânları kısıtlı bir insanın, malıyla ilgili vasiyette bulunup da mirasçılarını mağdur etmesi uygun olmaz. Hasta bir adamı ziyarete giden Hz. Ali (r.a.), kendisine, ‟Vasiyette bulunayım mı?” diye soran o kişiye şunu söylemiştir: ‟Hayır! Sen fazla mal bırakmadın. Bu yüzden bu malını çocuğuna bırak!” (Dârimî, Vesâyâ, 5.)

"Bir kimsenin sağlığında bir dirhem sadaka vermesi, ölürken yüz dirhem sadaka dağıtmasından daha hayırlıdır.” (Ebu Davud, Vesâyâ, 5.)

 

Teçhiz ve Tekfin

Ölen kişi için yıkama, kefenleme gibi işlerin tamamlanıp cenazenin defin için hazır hâle getirilmesine teçhiz denir. Tekfin ise insana saygının ve değer vermenin bir ifadesi olarak ölen bir kişinin baştan ayağa beyaz bez ile usulüne göre sarılması, kefenlenmesi demektir. Ölen Müslüman’ı yıkamak, kefenlemek, onun namazını kılıp dua etmek ve bir kabre defnetmek Müslümanlar için farz-ı kifâyedir. 

‟İnsanın ölüsü de saygıya layıktır. Bu saygı, bir yönüyle ölünün yakınlarına teselli mahiyeti taşır. Bir yönüyle de ölümün bir yok oluş olmadığını ifade eder. O ölmüştür fakat yine insandır; bu dünya açısından ölmüştür fakat başka bir âlem için yeniden doğmuştur. Ölünün âdeta yeni doğmuş bir çocuk gibi yıkanması, bir yönüyle bu yeniden doğuş olayını sembolize etmekte, bir yönüyle de bu fâni yolculuğun yani dünya hayatının kendisi üzerinde bıraktığı kirleri gidermeyi temsil etmektedir. Bu yıkamanın ardından ölen kişi, yeni doğan çocuğa giydirilen zıbın misali kefene sarılır ve büyük bir ihtimamla beşiğine indirilir. Ötesini Allah biliyor, gidenler biliyor. Biz de bildirildiği kadarını biliyoruz...” (TDV İlmihâl, C 1, s. 355.)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: ‟Kim bir ölüyü yıkar, onu kefenler, (kefenine) güzel koku sürer, cenazesini taşır, cenaze namazını kılar ve ölüde gördüğü (olumsuz şeyleri) başkalarına anlatmazsa anasından doğduğu günkü gibi günahlarından arınmış olur.”

Dinimize göre şehitler yıkanmaz ve kefenlenmez, şehit oldukları elbiselerle defnedilirler. Onların şehit oldukları elbise, kefen yerine geçer. Şehitlerin cenaze namazı ise kılınır. Peygamberimiz (s.a.v.) Uhud Savaşı’nda şehit olanlar için şöyle buyurmuştur: ‟Onları kanlarıyla defnedin. Çünkü Allah yolunda yara alan kimse, kıyamet günü yarası kanayarak (Allah’ın huzuruna) gelir, yaranın rengi kan rengi, kokusu ise misk kokusudur.” (Nesâî, Cihad, 27.)

Cenaze Namazı

Ölen Müslüman’ın ahirete uğurlanması sırasında yapılması gereken en önemli görevlerden biri de onun için cenaze namazı kılmaktır. Cenaze namazı, dua niteliğindedir. Ölen Müslüman, Peygamberimizin (s.a.v.) sünnetine uygun olarak yıkanıp kefenlenir. Daha sonra da cenaze namazı kılınır. Cenaze namazı kılacak Müslümanlar, güzelce abdest alır ve kıbleye dönerek imamla birlikte cenaze namazını kılarlar.

Dinimize göre cenaze namazı kılmak, farz-ı kifayedir. Yani bir grup Müslüman, cenaze namazını kılarsa diğer Müslümanlardan bu sorumluluk kalkar. Ancak bir yerleşim biriminde, ölen kişinin cenaze namazı kılınmazsa orada yaşayan bütün Müslümanlar bundan sorumlu olur. Çünkü cenaze namazı kılmak dinî ve insani bir sorumluluktur.

Hz. Peygamber (s.a.v.), cenaze namazı kılmanın çok sevap olduğunu belirtmiştir. Bir gün ashabına, ‟Kim namazı kılınana kadar cenazenin yanında bulunursa ona bir kırat; kim de defnedilinceye kadar cenazenin yanında bulunursa ona iki kırat sevap vardır.” buyurmuştur. Kendisine, ‟İki kırat ne (kadardır)?” diye sorulduğunda Hz. Peygamber (s.a.v.) şu cevabı vermiştir: İki büyük dağ kadardır.

Rükû ve secdesi olmayan, ayakta kılınan cenaze namazının kılınışı şöyledir: Ölen Müslüman, yıkanıp kefenlenerek camiye getirilir ve baş tarafı imamın sağına gelecek şekilde musalla taşına konur. İmam, ölünün göğüs hizasında durur. Cemaat cenazeyi önüne alır, kıbleye dönük olarak imamın arkasında saf tutar. Cenaze namazı kılacak kadınlar, erkeklerin gerisinde saf tutarlar.

Ölen kişinin kadın veya erkek olduğu belirtilerek cenaze namazına niyet edilir. Sonra ‟Allahü ekber.” denilerek tekbir alınır. Erkekler, ellerini kulak hizasına kadar kaldırıp göbek hizasında bağlarlar. Kadınlar ise ellerini omuz hizasına kadar kaldırıp göğüsleri üzerine bağlarlar. İmam ve cemaat ‟Ve celle senâük.” ifadesiyle birlikte Sübhâneke duasını sessizce okur. Sonra tekrar eller kaldırılmadan tekbir alınır. Allahümme Salli ve Allahümme Barik duaları okunur. Üçüncü kez tekbir alınarak cenaze duası okunur. Bu duayı bilmeyenler Rabbenâ dualarını okuyabilirler. Son kez dördüncü tekbir alınır. Bu tekbirin ardından hiçbir şey okunmayıp önce sağa, sonra sola selam verilerek cenaze namazı tamamlanır.

Cenaze namazı kılındıktan sonra cemaatten, ölen kişiye haklarını helal edip etmedikleri sorulur ve ölen Müslüman’ın ruhuna Fâtiha okunur. Daha sonra cenaze kabristana götürülerek defnedilir. 

‟Müminin mümin üzerinde altı hakkı vardır: Hastalandığında ziyaret eder, öldüğünde cenazesinde bulunur, çağrıldığında davetine icabet eder, karşılaştığında ona selam verir, aksırdığında ‛elhamdülillâh’ derse ‛yerhamükâllâh’ der, varlığında ve yokluğunda onun hakkında samimi davranır.” (Tirmizî, Edeb, 1; Nesâî, Cenâiz, 52.)

Taziye

Taziye, ölen kişinin yakınlarına başsağlığı ve sabır dilemek, onları teselli edici sözler söylemek, ölünün yakınlarının üzüntüsünü paylaşmak ve hafifletmeye çalışmaktır. Ölen kişinin yakınlarına taziyede bulunmak sünnettir. Hz. Peygamber (s.a.v.), ölen kimselerin yakınlarına taziyede bulunmuş ve onları teselli edici sözler söylemiştir. Örneğin Mûte Savaşı’nda Resulullah’ın (s.a.v.) amcasının oğlu Cafer b. Ebi Talip (r.a.) şehit olmuştu. Bunu öğrenen Hz. Peygamber (s.a.v.), onun ailesine sahip çıkmış, yetimlerini evine alıp birkaç gün evinde misafir etmişti. Sahabilerine, ‟Cafer ailesi için yemek hazırlayın, çünkü onların başına, kendilerini meşgul edecek bir hâl geldi.”1 buyurmuştu.

 

Kur’an Okumak

Müslümanlar, ölen yakınlarını defnettikten sonra onun mezarı başında Kur’an okurlar. Defin işlemi tamamlandıktan sonra da orada bulunanlar, ölen kişi için dua eder ve mezarlıktan ayrılırlar. Bütün bu uygulamalar, Müslümanların, ölümün bir hayat gerçeği olduğunu kavramasına katkı sağlar. 

Sadece defin sırasında ve cenaze merasiminde değil, ölen Müslüman’ın arkasından diğer zamanlarda da Kur’an okumak sünnettir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) de bu konuyla ilgili bir hadisinde, ‟… Ölülerinize Yâsîn suresini okuyunuz.”1 buyurmuştur. Böylece Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bizlere, ölmüş yakınlarımız için dua etmeyi, Kur’an okumayı tavsiye etmiştir. 

 

Dua Etmek ve Hayır Yapmak

Dinimizde hem kendimiz ve diğer müslümanlar hem de ölmüş yakınlarımız için dua edip, mağfiret dilemek güzel bir davranış olarak değerlendirilir. Âlemlerin Rabb’i olan Yüce Allah (c.c.) kutsal kitabımızda, Rabb’iniz şöyle dedi:Bana dua edin, duanıza cevap vereyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler, aşağılanmış bir hâlde cehenneme gireceklerdir.”1 buyurarak bizleri dua etmeye yönlendirmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), sık sık kabir ziyaretinde bulunmuş, bu ziyaretlerinde ölen müminler için dua etmiştir.2 Dualarında Allah’tan (c.c.) onlar için mağfiret ve hayır dilemiştir. Bizlere de ölmüşlerimiz için dua etmeyi öğütlemiştir. Örneğin bir hadisinde, Cenaze namazı kıldığınız zaman ölen kimseye samimiyetle dua edin.” buyurmuştur.

Ölmüşlerimiz için yapabileceğimiz güzel davranışlardan biri de onlar adına hayır yapmaktır .Sahabeden biri, Peygamberimize (s.a.v.) geldi ve sordu: 􀃱 Ya Resulallah! Annem vasiyette bulunamadan aniden öldü. Zannederim eğer konuşabilseydi sadaka verirdi. Şimdi ben onun adına sadaka versem ona faydası olur mu? Hz. Peygamber (s.a.v.) ona şu cevabı verdi: 􀃰 Evet, olur. (Buhârî, Cenâiz, 97.) 

 

HAKK’A UĞURLAMA ERKANI

Alevi-Bektaşi düşüncesinde, ‟Hak’tan geldik, Hakk’a döneceğiz.” anlayışı vardır. Çünkü insan, Allah’tan (c.c.) gelmiştir ve yine ona dönecektir. İşte ölüm, Allah’a (c.c.) dönüşün adıdır. Dolayısıyla Alevilik-Bektaşilikte, ölen kişi için ‟Öldü.” denmez. Bunun yerine, ‟Hakk’a yürüdü.” ifadesi kullanılır. Alevilik-Bektaşilikte dünya hayatına veda edip Hakk’a yürüyen kişi için uygulanan birtakım gelenekler vardır. Bunlara ‟Hakk’a uğurlama erkanı” ya da ‟Dârdan indirme erkanı” denir.

 

KUR’AN’DAN MESAJLAR: BAKARA SURESI 153-157. AYETLER

‟Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir.” (Bakara suresi, 153. ayet.)

‟Allah yolunda öldürülenlere ‛ölüler’ demeyin. Bilakis onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız.” (Bakara suresi, 154. ayet.)

‟Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara suresi, 155. ayet.)

‟O sabredenler, kendilerine bir bela geldiği zaman ‛Biz Allah’ın kullarıyız ve biz ona döneceğiz.’ derler..” (Bakara suresi, 156. ayet.)

‟İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır. Ve doğru yolu bulanlar da onlardır.” (Bakara suresi, 157. ayet.)

Bakara suresinin 155-157. ayetlerinde müminler için çok güzel tavsiyelerde bulunulmaktadır. 155. ayet, özelde Medine’ye hicret eden muhacirlerin çektiği zorluklarla ilgili olmakla birlikte genelde tüm insanlar için geçerlidir. Bu ayette Allah’ın (c.c.), insanları çeşitli şekillerde imtihan ettiğine dikkat çekilmektedir. İnsanın, dünyada bazen açlıkla, bazen yoklukla, bazen ölümle vb. musibetlerle denendiğini belirtmektedir.

156. ayet hayatın musibetleri karşısında Müslüman’ın nasıl davranması gerektiğini, nasıl bir tevekkül ve teslimiyet içinde olması gerektiğini açıklamaktadır. Hayatta çeşitli olumsuzluklarla karşılaşan insanların bunlara sabırla karşı koymasını istemekte, bir yakınını kaybeden müminin, ‟Biz Allah’a aidiz ve elbet ona döneceğiz.” düşüncesi içinde olması ve Allah’ın (c.c.) takdirine rıza göstermesi gerektiğini belirtmektedir. Son ayette de bu şekilde davrananların doğru yolda olduğu, Allah’ın (c.c.) onlara rahmet edeceği ve böyle kullarını bağışlayacağı açıklanmaktadır.

 

Eker Test Tanıtım Reklamları